Abim için ben, oyuncak bebek gibiydim. Kolunun altında, omuzlarında, motosikletinin önündeki sepette gezdirirdi beni.
Yaşım 7–8 falan. Annemin doğduğu köydeki akrabaları ziyarete gittik. Ziyarete gittiğimiz akrabaların, abimle yaşıt oğulları var. Ben yine, abimin kolunun altında geziyorum. Köyün kahvesinde oturuyorlar. Ben, elimde gazozum, konuşmaları dinliyorum. Ertesi sabah ava gitmekten söz ediliyor, zırlamaya, ben de gidicem demeye başlıyorum.
Sabah çok erken kalkılacağından, çok yol yürüneceğinden, soğuktan, çamurdan söz edip beni vazgeçirmeye çalışıyorlar. O zamanlar, henüz 40 keçiye ulaşmamış olmasa bile, bi 18-20 keçi gücüm var.
Abim, benim zırlamama dayanamayıp, tamam diyor. Köyün "migros"u sayılabilecek bakkaldan plastik çizme alıyorlar bana, parlak, pembe.
Ertesi sabah, onlardan önce kalkıp kapıda bekliyorum. Mecburen beni de yanlarına alıyorlar.
Traktörün tepesinde bir süre yol aldıktan sonra, Manyas Gölü kıyısına geliyoruz.
Büyükler çiftelerle etrafa ateş ediyorlar. Silah sesini ilk kez bu kadar yakından duyuyorum. Önce panikliyorum, ama sonra baş etmeyi öğreniyorum. Hatta onların, omuzlarına tüfek dayayıp ateş etmeleri ve vurulan kuşları zafer kazanmış kumandan edasıyla toplamalarını ilgiyle izliyorum.
Bir süre sonra izlemek yetmiyor. Ben de kuş vurucam diye mızıklanmaya başlıyorum. Daha önce öğrenmiş olmaları gerekirdi ama öğrenememişler. Ben mızıklamaya başlarsam, istediğim olana kadar herkese cehennem azabı çektiririm.
Sonunda pes ediyorlar. Veriyorlar çifteyi. Ama neredeyse, benim boyum kadar çiftenin boyu. ( ilkokulu bitirdiğimde boyum 115 cm idi. Şimdi de 1,5 metrenin altındayım. Anadolu deyimiyle "Kavruk" kalmışım napiim )
Gösterdikleri şekilde omzuma yerleştiriyorum ama olmuyor. Solak olduğum için beceremiyorum. Kendi becerebildiğim gibi yerleştiriyorum omzuma, ileride bir incir ağacı var. O ağacın üzerinde tünemiş büyükçe bir kuşu hedef seçiyorum kendime. Ateş ediyorum. Ben sırt üstü yerdeyim. Çifte bir yana fırlamış. Omzumda korkunç bir acı var. Saçlarıma kadar çamur olmuş her yanım.
Ama duyduğum sesler. “Vurdu be, valla vurdu. Aferin kız. Yok bee, acemi şansı” diyor. Acıyı boş verip ayağa fırlıyorum. Koşa koşa gidip, incir ağacının altında vurduğum kuşu arıyorum. Buldum… Kocaman bişii… Baykuş vurmuş diyorlar.
Abim, elimden kuşu alıp sağa sola çeviriyor. Kuşta saçma yarası yok. Abim kuşu incelerken birden canlanıp uçuyor. Ben şaşkın, ağlamaklı, kuşu istiyorum.
Abim son noktayı koyuyor.
-Bak, bu ilk atışındı. İlkinde, kuşu korkudan bayılttın, gelecek sefere vurabilirsin. Aferin iyi nişancısın sen.
Aferin alınca başım göğe eriyor. Zırlamaktan vazgeçiyorum. Kolumun acısı aklıma geliyor nihayet. Gün Bandırma Devlet Hastanesinde bitiyor. Sol omuzum yerinden çıkmış. Ama olsun, ben iyi nişancıyım, baykuşu bayılttım!!!
Şimdi mi? Bir canlıya ateş etmek mi? Bir canlıya zarar verildiğini gördüğümde sol omzumdan başlayan bir acı yayılıyor bütün bedenime. Nişancılığımı da çöp sepetine kâğıt toplar ya da bowling topu atmakta kullanıyorum ve hala solağım.
