Fotoğrafım
Istanbul, Türkiye
Hassas yürekler taşıyoruz. Camdan, çatlayan, buğulanan, kırılan.. Candan dost aramamız da bu yüzden. Camdan anlayan..

17 Aralık 2008 Çarşamba

smokewhisperer

Yaklaşık iki ay önce "takvim kızları" projesi ortaya çıktığında, ilk gün ben fotoğrafımı göndermiştim Atalet'e. O fotoğraf hazırdı. Bir şekilde kullanmayı istiyordum, ama bir türlü kullanacak bir yer bulamamıştım.
Bilmiyorum, sizler gördünüz mü? Gördüyseniz gördüğünüzü beğendiniz mi? Ben kendimi o fotoğrafı çekmiş olmaktan dolayı epey bir becerikli bile ilan etmiştim.

Fotoğraf çekmek gerçekten bir sanat ve bu sanatla gerçekten uğraşan değerli sanatçıların yanında kendimi sadece fotoğraf çekmeye meraklı biri olarak niteleyebiliyorum ancak.

Fotoğraf çekme merakım aslında, üniversite yıllarına kadar uzanmakta. Fakat bir süre önce geçirdiğim trafik kazasından sonra merakım daha bir arttı.

Birgün herkes fotoğraflarda kalacak sözü de, trafik kazası nedeniyle kendimce yarattığım bir özlü söz:) Zaman ve dolayısıyla yaşam akıp gidiyor. Fotoğraf karelerinde dondurabildiğimiz her an zamandan ve yaşamdan çalınmış başka zamanlara ve belki de başka yaşamlara taşınmış oluyor.

Neyse; benim öyküme dönelim yeniden: Çektiğim fotoğrafları, önce bir iki paylaşım sitesine gönderdim. Aldığım olumlu eleştiriler cesaretimi arttırdı. Fotoğraf sitelerinden bilgiler edindim, makaleler okudum. Okuduklarımdan birisi de özgün ve farklı olmak üzerine bir makaleydi. Aslında özgün fotoğraflar çekmeye çalışmak Amerikayı yeniden keşfetmek gibi bir çaba. İstanbulda neredeyse fotoğrafı çekilmemiş bir köşe kalmadığı malumlarınız. Elimdeki en sağlam materyal olan İstanbul böylece elendi gitti. Örneğin aşağıdaki kareler benim yakaladıklarım ama aynılarını onlarca farklı fotoğrafçının objektifinden görmek mümkün.




Makro çekim seçenekleri ise sınırsız belki, ama makro çekimler yapmak pek bana göre değil. Çok eğilmek, yerlere uzanmak falan gerekiyor. Hem toza toprağa bulanmayı pek sevmem, hem de belimde sorun var.


Makro çekimlerde aradığımı bulamayınca, kendimce fotoğrafı çekilecek anlar yarattım...



Dostların fotoğraflarını çektim....





Mum fotoğrafları çektim....





Çektiğim fotoğraflarda söylendiği gibi özgün olamayıp istediğimi bulamayınca, bir süre çektiğim fotoğrafların üzerinde oynadım...




Sonra bir pazar akşamı, salonda yaktığım tütsünün fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi denedim. İlk fotoğrafım şuydu:





sonra bununla biraz oynayınca bu oldu :

Özgün fotoğraf çekme fikri böylece oluşuyor gibiydi. Bu konuya eğilmeye karar verdim. Yukarıda dediğim gibi bel sorunum olduğumdan çok eğilemiyorum ama neyse. Size duman fotoğraflarını nasıl çektiğimi anlatayım belki ilginizi çeker.



Duman fotoğrafları çekmek için pek az malzemeye ihtiyaç vardır. İşte onlar:

1-Sandalye
2-Boş ve büyükçe bir kutu
3-Duman kaynağı (tütsü, bazen sigara da olabilir, duman çıkaran bişey.)
4-Işık kaynağı
5-Fotoğraf makinesi
6-Hayal gücü

Sandalye : kutuyu üzerine koymak için gerekli
kutu : üzerine tütsüyü koymak için gerekli
Duman kaynağı :Fotoğrafını çekeceğiniz dumanı çıkartmak için gerekli
ışık kaynağı : karanlığın içinde dumanı yakalamak için gerekli
fotoğraf makinesi: fotoğrafları çekmek için gerekli
hayal gücü : yaşamak için gerekli aslında. Ama bu işte çektiğiniz fotoğrafları bişeylere benzetebilmek için gerekli :)


Çekiyorsunuz ve fotoşopla oynamaya başlıyorsunuz. Oynadıkça aşağıdaki gibi bişiiler çıkıyo ortaya:













:)

Bir yol hikayesi -3 / Bir Akdeniz kenti gibi: HALFETİ

Bir Akdeniz kenti gibi: HALFETİ



"Kapanmada perde perde Halfeti'nin tülleri
Sönmede ocakları, savrulmada külleri
Hüzünle yoğurup gözyaşı ile yıkadık
Fırat'a verdik bütün siyah gülleri"

Halfeti’ye vardığımızda sanki Akdeniz kıyısında bir sahil kentindeyiz. Fırat nehri gezisi için sahilde bizi bekleyen tekne de bu havayı desteklercesine sakin sakin salınıyor. Halfeti’den ayrılan tekneyle Rumkale’ye doğru yola çıkıyoruz. Sağımızda dolambaçlı sokaklar arasındaki Halfeti evleri manzaraya dâhil oluyor. Genellikle iki, bazen üç katlı beyaz kesme taştan yapılmış evlerin hepsinin içi zengin kalem işçiliğiyle süslüymüş.
Kaptanımız bir yandan yolu gözleyip, bir yandan da bize rehberlik ediyor. : “Halfeti evlerinin damlarında kuş yuvaları olur. Hepsi Fırat manzaralıdır. Biri diğerinin manzarasını engellemez. Her birinin bir bahçesi vardır. Eskiden o bahçelerde bu bölgeye özgü siyah güller yetiştirilirdi. Sıcak havalarda serinlemek için “taht” denilen iskelelerin olduğu balkonlara çıkılır, geceler yıldızların altında geçer…..”

Yaklaşık yarım saat sonra sarp kayalıkların en tepesinde Rumkale görünüyor. M.Ö. 885 yılında Asur kralı III. Salmanassar tarafından kurulan Rumkale, Yunan, Süryani, Arap, Bizans, Sasani, Emevi ve Abbasi dönemlerini yaşadıktan sonra 16. Yüzyılda Osmanlılar zamanında adına Kale-i Zerrin (Altın Kale) denmiş. Tekne yol aldıkça nehir daha da büyüyor. Her iki taraftaki sarı- turuncu kayalıklar yol veriyor sanki.
Bu yöndeki son durağımız Birecik Barajı suları altında kalan Beresul (Savaşan) köyü oluyor. Terk edilmiş evler arasından birkaç evden bizi selamlayanları fark ediyoruz. Kaptan, hala burada oturan iki üç aile olduğunu söylüyor. Geri dönerken Fırat Nehri’ne dokunma isteğime engel olamıyorum. Aslında büyük bir baraj gölünün sularına dokunduğumu bilerek.....




Halfeti’ye Ait Bir Öykü
Urfa’da Fırat kenarında , Halfeti yakınlarında birbirine komşu iki köy varmış.köyün ağalarından birinin evlenme çağında oğlu , birinin de kızı varmış.köyleri yakın olan bu aileler birbirlerini sık sık ziyarete gidip gelirlermiş.bu ziyaretler sırasında kızla oğlan yakınlaşmış; birbirlerine sevdalanmışlar. Bu durum oğlanın babasının gözünden kaçmamış.hanımı aracılığı ile oğlunun ağzını yoklamış.oğlu komşu köydeki kızla evlenmek istediğini söylemiş.Bunun üzerine zaman kaybetmeden , köyün yaşlılarıyla komşu köyün ağasına kız istemeye gidilmiş.
Başlık parasında anlaşan aileler düğün için baharı uygun görmüşler. Böylece düğün hazırlıkları başlamış. Evleneceklerine deliler gibi sevinen oğlanla kız , yine deliler gibi baharı bekler olmuşlar.Azalan zaman onlar için daha bir zor, daha bir yavaş geçer olmuş.onca sabır onca telaş içinde altı ay sonunda bahar gelmiş,doğa gençlerin coşkusuna ortak olup coşmuş.Köyde adetmiş, düğün günü gelin ve damat tarafı at biner, cirit oynarlarmış.Gelin getirmeye gidenler davul zurna ve art arda sıkılan silahlarla karşılanırmış.Gelin getirmek için kafile yola koyulmuş.Damat da onların içindeymiş.Gelini deveye bindirip yola çıkmışlar.
Oğlan tarafı davul zurna ile beklemeye başlamış. Devenin üzerindeki gelin ve kafile ötelerden görünmüş. Yaklaşan gelinle birlikte davul ve zurna daha bir hızlı çalmış, silahlar ardı ardına sıkılmış. Kurşunlardan biri bahar kadar güzel gelinin, mutluluktan göğsüne sığdıramadığı yüreğine saplanmış. Gelinin cansız bedeni etrafındaki düğün alayı, şivan yerine dönüşüvermiş. Ertesi gün, feryatlar içinde bağırlarını döven sevenleri, gelini, sevdiği yerine kara toprağa vermenin acısıyla kahrolmuşlar. Günler, geceler geçmiş oğlanın gözünün yaşı dinmemiş. Doyamadığı sevgilisinin mezarı başında sabahlara kadar ağıtlar, türküler yakmış. Türküler Fırat ‘ın deli sularına karışmış; ama gelin dönmemiş. Damat bu acıya fazla direnememiş ve o da kendini Fırat ‘ın azgın sularına bırakarak sevdiğine kavuşmuş.
 
bu blog "atalet"le yapıldı