Fotoğrafım
Istanbul, Türkiye
Hassas yürekler taşıyoruz. Camdan, çatlayan, buğulanan, kırılan.. Candan dost aramamız da bu yüzden. Camdan anlayan..

15 Aralık 2008 Pazartesi

Bir yol hikayesi - 1 / Gaziantep'e geliş

Bu yol hikayesi geçtiğimiz yıl, eski blogumda da yayınlanmıştı. O dönem çok fazla okuyan olmamasına güvenip affınıza sığınarak yeniden yayınlamak istedim. 5 gün sürecek bir dizi yazı bu. Ben de bu 5 günde Genel Müdürümün bayram diye gidip, yıllık izninin bir bölümüne çevirdiği tatili yüzünden üstüme devirdiği görevlerle biraz olsun baş edebilirim umarım. Yoksa hepinizden yardım istemek zorunda kalacağım ona göre:)

Çoktandır bir “yol hikâyesi “ yazmak istiyorum. Fakat, hem iş hem de yaşam koşuşturması içinde oturup satırları bir araya getirmeye fırsat olamadı bir türlü.
Hani, kalemim çok kuvvetli olduğundan değil yazmayı istemem. 50 sayfalık temyiz dilekçesi yazmak kolay gelir de, bir türlü günlük yaşama dair iki satır yazamam. Ama gezilesi görülesi yerler vardır. İz bırakır, anlatılması için insanın içinde dayanılmaz bir istek olur. Anlatacağım gezi hikâyesi o yerlere dair. Özetle Fırat’ın heyecanlı suları ile Dicle’nin durgun suları arasında tarih, doğa, su ve öykülerle dolu bir yolculuktayız. Takdimimdir.




Başlarken;


“Fırat oğlumuzdur bizim, Dicle ise kızımız. Hırçındır Fırat, deli doludur. Dicle durgundur akar narin narin. Fırat’ın hırçınlığı Dicle’ye olan aşkındandır. Dicle’yi Elazığ’ın yükseklerinde şöyle bir görür ilk kez. İşte o görmede âşık olmuştur Dicle’ye, Fırat gönlünü kaptırmıştır. Onu tekrar görür müyüm diye derin vadilerden heyecanla kilometrelerce akarak, Gaziantep’in Karkamış ilçesi yakınlarında sınırlardan taşar. Türkiye’den çıkar, Suriye ve Irak’tan akarak, Basra Körfezi yakınlarında Şattül Arap’ta Dicle ile buluşur; birlikte Basra Körfezi’ne süzülürler…..”



Güneydoğu illeri arasında hızlı rotasına başlayan otobüsün penceresinden etrafı izlerken, rehberimiz, Fırat’la Dicle’nin aşkını böyle anlatıyor. Dışarıda yanımızdan hızla geçip giden her an kadar güzel ve gerçekçi geliyor bu hikâye; dinlerken Fırat ile Dicle’nin akıntılarında kaybolup gidiyorum, bir an önce kavuşsunlar istiyorum… Ama hikâye o kadar çabuk noktalanmayacak; Gaziantep’ten başlayan yolculuk İpekyolu duraklarına uğrayıp, iki nehrin yarattığı en eski şehirlere, bugünün modern kentlerine uğrayacak. Halfeti’den Rumkale’ye oradan Birecik’e ve Urfa’ya, Harran’a Mardin’den Midyat’a geçip Hasankeyf’te son bulacak.





Gaziantep’e Geliş



İstanbul’dan henüz kent uyanmamışken ayrıldığımızda bir buçuk saat sonra bambaşka bir coğrafyada, tarihin yazıldığı toprakların cazibesine kapılacağını hesaba katamıyor insan. Renkler değiştikçe , sofralar zenginleştikçe ve daha fazla şaşırtıcı hikaye duymaya başladıkça, şaşkınlıkla baktığınız; yaşadığımız büyük şehirler oluyor….

Gaziantep’e geldiğimizde bu çok eski şehrin davetkâr dar sokakları ve baharat kokulu çarşıları veya hanları arasında kayboluyoruz. Antep bir Anadolu kentinden çok, GAP bölgesinin yükünü üzerine yüklenmiş bir sanayi kenti gibi. Kentteki mutlaka uğrayacağımız nokta Gaziantep Mozaik Müzesi oluyor. Müzedeki her parçayı dikkatle izlerken, onları yerlerinde, Zeugma’nın kenarındaki villalarda hayal etmek bir oyuna dönüşüyor. Her birinin hikâyesini dinlerken, görüntülerini hafızama kaydediyorum. Yarın kazı alanına gittiğimizde, onları oradan çıkarıp yerlerine koymaya çalışacağım.
Ünlü çingene kızı ve diğerleri


 
bu blog "atalet"le yapıldı