
Oğuz Atay Tutunamayanlar'ın bir yerinde, bizim gereğinden çok cevabımız olduğundan, buna mukabil yeterince sorumuz olmamasından yakınır.
Atay'ın biz derken kimi kastettiğini hatırlamıyorum.
Ancak muhtemelen Atay'ın yakındığı biz, Türkiye'de yaşayanlar ile sınırlıdır.
Bana kalırsa modern insanın, her nerede yaşarsa yaşasın, gereğinden çok cevabı var ve fakat yeterince sorusu yok.
Çünkü modernlik, bir tek aklın imal ettiği sayısız cevabın, her şarta uygun cevapların, hiç soru sormadan, daha doğrusu hiç orijinal soru sormadan, mütemadiyen bin elin marifetiyle tatbik edilmesi halidir.
Soru sormak ile cevap vermek, birbirinin simetriği değildir. Sorular açık bir kümenin uyruklarıdır. Ve her soru, sorulduğu anda, cevaplar kümesini sınırlar. Bir sorunun sınırsız sayıda cevap seçeneği olabilir, ama cevaplar, eninde sonunda kapalı bir kümedir.
Cevap vermek de belki zekayı, düşünmeyi ve başka birçok şeyi gerektirir.
Ama asıl taklit edilemez olan sorudur.
Bir kaya parçası ya da elmas her hangi bir soruya cevap veremez.
Buna karşılık bir kedi, acıktığında, tabiî olarak sorulan soruya, içgüdülerinin sorduğu soruya cevap verip, kendisini doyurmayı başarabilir. Kediyi elmastan ayıran, demek ki, -muhtemelen başka birçok şeyle birlikte- cevap vermeyi bilmesidir. Ama kedi soru soramaz.
Descartes'in insan ile diğer canlılar arasına çizdiği sınırın öte yanında olmayan şey sorudur, cevap değil. Soru, sorulmadan önce yoktur, icad edilmesi gerekir. Cevapsa oradadır, bulunmayı, keşfedilmeyi bekler. Soru aramakla bulunmaz, sorunun bulunmasını garanti edemeyiz. Soru bulunmadıkça bulunmamış olduğu bile bilinemez. Cevapsa aramakla bulunabilir. Cevabı bulmanın garantili yolları da bulunabilir. Cevap bulunmamışsa, henüz bulunmamıştır ve henüz bulunmamış olduğu da bilinir.
Soruları alayım:)
