Fotoğrafım
Istanbul, Türkiye
Hassas yürekler taşıyoruz. Camdan, çatlayan, buğulanan, kırılan.. Candan dost aramamız da bu yüzden. Camdan anlayan..

27 Kasım 2008 Perşembe

Deli olmak ne demek bilmiyorum

“Deli olmak ne demek bilmiyorum” diye fısıldadı. “Ama deli olmadığımı biliyorum. Başarısız bir intihar girişimi benimkisi, hepsi bu.
“Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. Yani, başkalarından farklı olanlar.
“Yani senin gibiler mi?”
Zedka soruyu duymazdan gelerek devam etti: “ Öte yandan bir Einstein var, zaman ile uzamın ayrı şeyler değil bir karışım olduğunu söylüyor. Ya da bir Kristof Kolomb, dünyanın öte ucunda bir uçurum değil başka bir kıta olduğunu ileri sürmüş. Ya da insanoğlunun Everest’in zirvesine ulaşabileceğine inanan bir Edmond Hillary var. Sonra Beatles, bambaşka bir müzik yarattılar, eski çağlardaki insanlar gibi giyindiler. Bütün bu kişiler ve daha binlercesi, hep kendi dünyalarında yaşadılar.”

“Bu deli kadın bayağı akıllıca konuşuyor” diye düşündü Veronika. Annesinin anlattığı kimi öykülerde azizlerin İsa Peygamber ile, Bakire Meryem ile konuştuklarına yemin ettiklerini hatırladı. Onlar da mı kendi dünyalarında yaşıyorlardı?

“Bir seferinde bir kadın görmüştüm, yakası iyice açık bir entari giymişti, gözleri donuk donuk bakıyordu, hava eksi beş dereceyken Lyubliyana sokaklarında dolaşıyordu. Sarhoş olduğunu sandım, ona yardım etmeye çalıştım, ama ona ceketimi verme önerimi reddetti. Belki onun dünyasında mevsim yazdı, bedeni onu bekleyen kişinin tutkusuyla ısınmıştı. O kişi yalnızca onun deli hayallerinde yaşıyorsa bile, istediği gibi yaşamaya ve ölmeye hakkı vardı, ne dersin ?”
Veronika ne diyeceğini bilemedi, ama deli kadının sözleri ona akıllıca gelmişti. Kimbilir, belki de Lyubliyana sokaklarında yarı çıplak dolaşan bu kadın kendisiydi.

“Sana bir öykü anlatacağım” dedi Zedka. “Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir.
Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su içtiklerinden, sihirbaz o kuyuya ulaşıp zehirleyemediğinden delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkın sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve askerler de halkın su içtiği kuyudan su içtikleri için, kralın emirlerini saçma bulur ve uygulamazlar.
Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar., hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından vazgeçmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki: “Gel biz de o kuyudan su içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz.”
Ve öyle yaparlar: Kral ile kraliçe de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya, davranmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya maden kral bu kadar bilgece konuşuyor. Onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur.
Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir ama kral ölene dek ülkesini yönetebilmiştir.”
Veronika güldü
“Sen bana hiç deli gibi görünmüyorsun” dedi.
“Deliyim elbette. Gerçi tedavi görüyorum ama deliliğimin devam etmesini istiyorum; yaşamımı başkalarının istediği gibi değil de kendi hayallerime uygun biçimde sürdüreyim, fena mı ? O dışarıdakiler kimler biliyor musun?”
“Hep aynı kuyunun suyundan içmiş olanlar”
“İyi bildin” dedi Zedka. “Kendilerini normal sanıyorlar, çünkü hepsi aynı şeyleri yapıyorlar. Ben de işte, onların kuyusundan içmiş numarası yapacağım.”
“o dediğini ben çoktan yaptım. Esas sorunum da bu zaten. Hiç depresyon geçirmedim, ne derin bir keder, ne de müthiş bir mutluluk duymuşluğum vardır. Olmuşsa bile kısa sürmüştür. Benim sorunlarım herkesinden farksız.

(Paulo Coelho’nun, Veronika Ölmek İstiyor adlı kitabından alıntıdır.)


Bazen düşünüyorum: o kuyunun suyundan içen kim?


 
bu blog "atalet"le yapıldı